Aramak icin Enter'a basin
Reklam Alani — 728x90

ZİHNE ÇAKILAN KAZIKLAR ("GÜVEN"SİZLİK)

Sıradan Biri

Sıradan Biri

7 dk okuma 15 görüntülenme
ZİHNE ÇAKILAN KAZIKLAR ("GÜVEN"SİZLİK)
Reklam Alani — Makale Üstü

Bir çocuğun özgüvenini yok etmek istiyorsanız önce dünyaya olan güvenini yok etmeniz gerekir. Çünkü insan önce dünyaya güvenir, sonra kendine güvenmeyi öğrenir. Bu yüzden güvensizlik çoğu zaman yetişkinlikte ortaya çıkan bir sorun değildir; çok daha önce, çocukluğun görünmeyen köşelerinde oluşmaya başlar.

Çocuklar sanıldığı kadar söylediklerimizi dinlemezler, daha çok yaşadıklarını öğrenirler. Sürekli uyarılan, sürekli kontrol edilen, her adımında yanlış yapacağı varsayılan bir çocuk zamanla dünyanın tehlikeli bir yer olduğuna inanmaya başlar. Hata yapmaktan korkar, karar vermekten korkar, denemekten korkar. Çünkü yıllarca kendisine verilen mesaj şudur: "Sen tek başına yapamazsın."

İnsanların büyük kısmı başarısızlıktan değil, başarısız olunca yaşayacağı aşağılanmadan korkar. Bunun nedeni de çoğu zaman çocukken hata yaptıklarında destek görmek yerine eleştirilmeleri, anlaşılmak yerine yargılanmalarıdır. Bir süre sonra çocuk kendi gözünden değil, sürekli kendisini değerlendiren insanların gözünden bakmaya başlar. Böylece güvensizlik yavaş yavaş karakterinin bir parçası haline gelir.

İşin ilginç tarafı ise çocukların yalnızca kendilerine yapılanları öğrenmemesidir. Anne ve babalarının birbirlerine nasıl davrandıklarını da öğrenirler. Birbirlerini gerçekten dinleyip dinlemediklerini, birbirlerine güvenip güvenmediklerini, sorunları nasıl çözdüklerini, sevgiyi nasıl gösterdiklerini sessizce izlerler.

Bazı evlerde insanlar yıllarca aynı evin içinde yaşar ama birbirlerini gerçekten göremezler. Aynı masada yemek yerler, aynı yatağa yatarlar, aynı hayatı paylaşırlar ama birbirlerinin dünyasına dokunamazlar. İlişki zamanla sevginin değil, alışkanlıkların ve görevlerin üzerine kurulur. Çocuk bütün bunları izlerken aslında gelecekte yaşayacağı ilişkilerin taslağını da oluşturuyordur.

Sonra büyür. Kimseye tam olarak güvenemediğini fark eder. Yakınlaştıkça uzaklaşır, sevdiği insanları sürekli test eder, terk edilmekten korkar, değer gördüğünde bile altında bir neden arar. Neden böyle olduğunu anlamaya çalışırken çoğu zaman cevabı yıllar önce kendi evinin içinde bırakmıştır. Çünkü çocuklar anlatılan ilişkileri değil, gördükleri ilişkileri yaşarlar.

Eğer anne baba birbirine güvenmiyorsa çocuk da güvenmemeyi öğrenir. Eğer birbirlerini görmüyorlarsa çocuk da görmemeyi öğrenir. Eğer sevgiyi göstermiyorlarsa çocuk da göstermemeyi öğrenir. Sonra yıllar geçer ve bir zamanlar şikâyet ettiği şeylere dönüşmeye başlar.

Bir gün eşi ona bir şey anlatırken dikkatini başka yerlere verdiğini fark eder. Çocuğu heyecanla yanına geldiğinde gerçekten dinleyemediğini fark eder. Aynı evin içinde yaşadığı insanların ihtiyaçlarını, korkularını ve sevinçlerini göremez hale gelir. Çünkü kendisi de yıllar boyunca görülmeden büyümüştür. Duyulmadan, anlaşılmadan ve güven duygusu tam olarak gelişmeden büyümüştür.

İnsan en çok da kendisine yapılan şeyi normal sanır. Bu yüzden travmalar çoğu zaman bağırarak değil, sessizce nesilden nesile aktarılır. Kimse bilerek yapmaz. Kimse çocuklarına zarar vermek istemez. Sadece öğrendiğini tekrar eder. Ta ki birisi durup gerçekten neyin normal olduğunu sorgulayana kadar.

Güvenle büyüyen çocuklar ise farklıdır. Kendilerini sürekli kanıtlamak zorunda hissetmezler. Sürekli onay aramazlar. Herkes tarafından sevilmeye çalışmazlar. Ayakları yere daha sağlam basar çünkü değerlerini başkalarının gözlerinde aramazlar. Ne istediklerini daha iyi bilirler çünkü çocuklukları boyunca kendi duygularına güvenmeleri öğretilmiştir.

Onlar da hayatlarında hata yaparlar, üzülürler, başarısız olurlar ama bu durumları kendi değerleriyle karıştırmazlar. Çünkü çocukken mükemmel olmaları için değil, oldukları halleriyle sevilmişlerdir. Düştüklerinde kaldırılacaklarını, korktuklarında yanlarında birilerinin olacağını öğrenmişlerdir. Dünyanın tamamen güvenli bir yer olduğunu değil, güvendikleri insanlar olduğu sürece ayakta kalabileceklerini öğrenmişlerdir.

Belki de çocukların bizden beklediği şey kusursuz ebeveynler değildir. Sadece yanında kendini güvende hissedebileceği insanlar olmamızdır. Çünkü bir gün biz olmayacağız. Ama çocuklarımızın zihninde bıraktığımız ses yaşamaya devam edecek.

O ses ya yıllarca korkularını besleyecek ya da hayat boyunca onlara güç verecek.

Güvensizlik de kıyas gibi zihne çakılan bir kazıktır. Çıkarılmadığı sürece insanın yalnızca kendisiyle olan ilişkisini değil, eşiyle, çocuklarıyla ve hatta henüz doğmamış nesillerle kuracağı ilişkiyi bile sessizce yönetmeye devam eder.

Eğer güvensizlik düşüncelerimize hakim olmuşsa bilinçaltımız gerçekten güvenebileceğimiz insanlara bizi kesinlikle yaklaştırmaz. Daha çok güvensizliğimizi sürekli, tekrar ve tekrar onaylayacağımız kişilere yaklaştırır. Evliler, keşler, narsistler ya da başka türlü diğer bağımlılar(seks, ilgi, onay, ekran vs.); yani ilişkinin daha başından içinde şüphe ve güvensizlik olan her şey bize bir şekilde çekici, cool, eğlenceli gelir. Biliyorum bunu kabul etmesi bizim için çok zor ama bizi böyle insanlara en başından yaklaştıran şey kendimiziz, kendi bilinçaltımız. Çekim alanımız, düşüncelerimiz o insanlarla aynı. Bilinçaltımızda(ruhumuzda) onları görür ve okur. Aradan bizim ana düşüncelerimize ve inancımıza en uygununu seçer. Sadece biz diğerini(eş, çocuk, sevgili, anne, baba, arkadaş, patron vs.) görürüz; onları suçlarız ve kendi gerçeğimize gözlerimizi yumarız. Halbuki her seçim ya da her ilişki(aile, arkadaşlık vb.) bizim kendimizi gördüğümüz, onayladığımız farklı aynalardır.

Dünya kötü, acımasız ya da adaletsiz bir yer değildir; "insanoğlu çiğ süt emmemiştir", "yetimlerin bize bir zararı yoktur, bize bir şey koymazlar" "erkekler ağlar" "kadınlar kendi ayakları üzerinde durmak zorunda değildir" "dostunuza güvenebilirsiniz, postunuza saman doldurmaz" "her erkek aldatmaz" "doğada güçlü olan hayatta kalmaz, en uyumlu yaşayan hayatta kalır" bunlar geçmişin yaşam koşullarında inanç olarak çıkan ve inanarak sağlamlaştırdığımız saçma sapan düşüncelerdir. Bu düşüncelerin hepsini atmadığımız sürece ne Nietzche'yi, ne Fromm'u ne de böyle önemli eserler bırakan diğer insanları anlarız.

Düşünün ki tüm bir insanlık güvensizlik, sadakatsizlik, acımasızlık, bencillik, kıskançlık ve daha çeşit çeşit korkularla yaşıyor. İşte herkes aynı şeyleri düşünüp inandığında kolektif bilinç(ortak tezahür) buna uygun sistem ya da sistemler yaratır. Dünyadaki en harika sistem olsa bile yine de sistemdir, bizim düşüncelerimize ve inancımıza hizmet eder. Yozlaşmış düşünceler, yozlaşmış kişiler yaratır, yozlaşmış kişilerde, yozlaşmış sistemler oluşturur.

Bütün bu nedenlerden dolayı insanları, sistemleri ya da bir şeyleri eleştirmek yerine önce onca maskenin altındaki kendi gerçek yüzünüzü görmeye çalışın. Siz aslında kimsiniz?

Sağlıcakla, sevgiyle kalın.

Reklam Alani — Makale Altı
Sıradan Biri

Yazar Hakkında

Sıradan Biri

Düşünceler, teknoloji ve yaşam üzerine yazan biri.

Daha fazla bilgi

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

Bu site deneyimi iyileştirmek için çerezler kullanır. Daha fazla